Bu çağda gençlere bir şey öğretemezsiniz, ancak birlikte öğrenebilirsiniz

Kuşak araştırmacısı Evrim Kuran, kısa süre önce "Telgraftan Tablete-Türkiye'nin 5 Kuşağına Bakış" isimli kitabını yayımladı. Kuran kitabında 1925'ten bu yana ülkemizdeki kuşakları inceliyor ve kendi kişisel hikâyeleriyle eserini zenginleştiriyor.

123
123

Kitaptan öğrendiğim kadarıyla kuşak araştırmaları 1925’ten önceye gitmiyor. Bunun sebebi var mı?

Aslında gidiyor ama bu kitap Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan yana olan dönemi kapsadığı için 1925’ten sonrasını ele aldım. Ama 1925’ten önceki kuşak arketip modellerini incelerseniz, bu kuşakları tahmin edebilirsiniz. Kuşak analizlerinde 1000 yıllık geriye gidişler görebiliyoruz. Ama bu kitap benim için Türkiye’nin cumhuriyet tarihini anlatan bir kitap. O yüzden cumhuriyetin ilk kuşağıyla başlıyor ve beş kuşağı anlatıyor. Yeni kitaplarda önceki kuşakları da anlatmayı umuyorum. Bu kitap aslında kuşak meselesiyle ilk defa karşılaşan Türk okuru için tanışma kitabı.

Kuşaklar bağlamında düşündüğümüzde kuşakların teknolojisiyle ilişkisi nasıl? Biraz açabilir miyiz?

Türk toplumunun teknolojisiyle ilişkisi çok kötü. Bununla ilgili enterasan ölçekler var,  mesela Türkiye sosyal medya kullanımında rekor kıran bir ülke. Ama sosyal medyayı ve dijitalleşmeyi bu kadar yoğun bir seviyede kullanmamamız, bunu insanlık yararına kullandığımız anlamına gelmiyor. Kitapta da bunu anlattım: Ebeveynler çocuklara büyük bir kötülük yapıyor, evlerde bir trajedinin yaşandığını düşünüyorum. Bence teknolojiyi akıllı kullanmıyoruz, ben aletlerin bizden daha akıllı olduğunu iddia ediyorum.

Dolayısıyla, “insanî teknoloji” kavramını gündeme getirmemiz gerekiyor. Ülkemizde ve dünyada inovasyon konferansları yapılıyor, ben bunları yakından takip ediyorum. Biz ülkemizde insansı robotlara halay çektiriyoruz. Kısa süre önce Toronto’da yapay zekâ ve inovasyonla ilgili bir konferansa katıldım, ortamda bir tane bile insansı robot yoktu. Gelişmiş ekonomilerde yapay zekânın işleri nasıl inovatif hale getireceği halay çektirilerek anlatılmıyor.

Diğer bir konu ise okullarda cep telefonu kullanılmaması. ABD’de kurulmuş Center of Humane Technology adında bir grup var, ben de gönüllülerinden biriyim. Kurucuları arasında Silikon Vadisi’nde uzun yıllar çalışmış ve teknolojinin insan davranışlarını nasıl değiştirdiği araştıran kişiler var. Bu bir STK ve ülkeleri geziyorlar. Kısa süre önce Fransa’ya da gittiler ve Macron’la görüştüler. Yaşadığım ülke olan Kanada’da Justin Trudeau ile de bir araya geldiler. Bu STK ve sokaktaki insanları bilinçlendirmeye çalışıyor.

Bunun yanı sıra devletlerle işbirliği yapıyorlar. Bu da eğitim politikalarının şekillendirilmesi amacı taşıyor. Ayrıca iş dünyasını bilinçlendirmek için de çalışmaları var. Biz iş hayatındaki dijitalleşmeyi daha çok davranış değişimi için kullandığımızdan, buradaki verimlilik de düşüyor. Gördüğümüz gibi bu alanda da sivil inisiyatifler gelişiyor.

İlgili Haber  Ajanslar değişime ayak uydurmak için yeni yetenekler geliştirmek zorunda

Bir kuşak araştırmacısı ve inovasyonla ilgili konulara meraklı biri olarak, bizim dijitalleşme konusunu yanlış okuduğumuzu düşünüyorum. Burada sosyal medya kullanımı yüksek olan ülkelere baktığımızda içlerinde bir tane demokrasisi ve birimi gelişmiş bir ülke yok, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler görüyoruz.

Marka ve liderlere sahicilik ve samimiyet öneriyorum

Yaklaşan seçim öncesi siyasî partilere gençlik ve kuşak araştırmaları gibi konularda danışmanlık veriyor musunuz?

Hayalimdeki Türkiye siyasî partilerin sadece seçim dönemlerinde gençlerin talip oldukları değil tüm zamanlarda bu konuya ilgi duymaları. Bu seçimlerde muhalefet partileri ve adayları gençler üzerinden söylemler başlattılar, ilgiyle takip ediyorum. Ben de kitabımı tüm adaylara gönderdim, özet araştırmaları da bir PDF dosyası şeklinde ilettim. Medyadan takip ettiğim kadarıyla gönderdiğim verileri kullananlar var. Şunu yapmayalım: Amcamızın oğluna bakarak gençleri genellemeyelim. Gençlere cep harçlığı vererek ve kıraathanelerde kek dağıtarak sorunlarını çözemeyiz. Türkiye’nin en büyük probleminin en büyük probleminin gençlerini tanımayan ve sevmeyen bir ülke olduğunu düşünüyorum. Bunu çözersek, ekonomi gelişecek ve suç oranları düşecek zaten.

Gençlere hitap etmek isteyen kurumlara neler tavsiye edersiniz?

Öncelikle sahici ve samimi olmalarını istiyorum. Çünkü Türkiye’de en büyük problemlerden birinin tıpkı liderler gibi, markaların da sahici olmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu kadar sanal bir dünyada hâsıl olan ihtiyaç, sahicilik. Yani, her trend karşıtını besliyor. Dolayısıyla, her şeyin bu kadar sanal olduğu bir dünyada çocuk ve gençlerin sahicilik ihtiyacı var. Sahici marka ve liderler kazanıyor. Politik doğruculuk yerine sahiciliği öneriyorum. Markalar için psikolojik sermayelerini güçlendirmek üzerine vaatlerde bulunmaları önemli. Lider ve markaların Türkiye’nin gençlerine umut vermeleri ve iyimserlik aşılamaları gerekiyor. Markalar bazen didaktik olabiliyor. Ben şuna inanıyorum: Bu çağda gençlere bir şey öğretemezsiniz, ancak birlikte öğrenebilirsiniz. O yüzden etkileşim önemli. Biraz daha az konuşmak ve çok dinlemek önemli.

İlgili Haber  İnternette sesli pazarlama dönemi

Haddimizi aşan bir ebeveynlik halindeyiz

İş hayatında hikâye anlatıcılığının öneminden bahsedebilir misiniz? Kitapta buna da yer ayırdığınızı gördüm.

Şöyle anlatayım: Prof. John Naisbitt’in bahsettiği gibi, “Veride boğuluyoruz ama bilgiye açız”   O yüzden kitabı yazma metodolojimde de bu vardı, bir sürü veri ve istatistiği bu şekilde anlatma sebebim buydu. Bir de, Şems-i Tebrizî şunu söylüyor: “Biz görünmez iplerle birbirimize bağlıyız.” Ancak ve ancak bunu hikâyelerle bağlayabiliriz. Hikâyeler bu durumu içselleştirmemizi kolaylaştırabilir ve sahicileştiriyor. Sahicilik anlayışının karşılayacısının hikâye dili olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla, liderlerin ve eğiticilerin bir an evvel Powerpoint sunumlarından vazgeçmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bence hikâye anlatmayı bilmeyen dükkân açmasın, ne liderliğe ne de eğiticiliğe soyunsun.

Z kuşağı bu çağa hazır ama biz hazır mıyız? Neler söylemek istersiniz?

Hazır olmadığımız çok belli. Geçenlerde sınavdan çıkarken ağlayan çocuklar gördük. Ancak çocuk ve gençleri mutlu olan bir toplum umut verebilir. Türkiye’de çocuk ve gençlerin ne kadar mutlu olduğunu bilmiyorum, emin değilim. Varlık ve sosyoekonomik seviyesi yüksek ailelerde de çocukların kendi benliklerini bulabildiklerine inanmıyorum. O yüzden çocukları sevmemiz lazım.  Bu mevzuyu çözmek için okul öncesi eğitimin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Z kuşağını bu çağa hazırlamak için öncelikle evlerimizdeki o sessiz trajediye göz atmamız gerekiyor. Burada benim en temel iki tespitim şu: Bu toplumda çocukların sıkılmasına izin vermiyoruz, sıkılacaklar diye çok korkuyoruz. Ben de şunu söylüyorum: Bırakalım, sıkılsınlar. Sıkılmak, çocukların yaratıcılığını geliştirir. İkincisi ise çocuklara problemleri çözmelerine izin vermiyoruz. Bu da, bu yüzyılın en önemli yetkinliği olan bilişsel esnekliğin gelişmemesine sebep oluyor. Bilişsel esneklik, aynı anda birkaç problemi çözebilme yetkinliğine karşılık geliyor. Çocuklara bunu yapma fırsatı da vermiyoruz, haddimizi aşan bir ebeveynlik halindeyiz. Bu kuşağın sayısı 25 milyon, bunu unutmayalım.

Kaynak: Digital Age

Bu yazıda olan etiketler

Yorumlar