Yuval Noah Harari: Teknoloji neden tiranlığı kayırıyor?

Yuval Noah Harari’nin 4 Eylül 2018’de satışa çıkan 21 Lessons for the 21st Century (21. Yüzyıl İçin 21 Ders) kitabından derlenen bu yazı The Atlantic’in Ekim 2018 sayısından çıkmadan önce internet sitesinde yayınlandı. Çeviriyi Oğul Tuna ve Okan Yücel yaptı.

106
106

Büyüyen yabancılaşma korkusu

Demokrasi hakkında hiçbir şey kaçınılmaz değil. Demokrasilerin yüz yıldan daha uzun zamandır edindiği bütün başarılar hâlâ güçlü bir şekilde dolaşımda. Yine de monarşiler, oligarşiler ve daha pek çok otoriter sistem insanların yönettiği dünyada çok daha yaygın olageldi.

Liberal demokrasiler ise ortaya çıkışı son derece açık ve değişemez gözüken eşitlik ve özgürlük ideaları ile ilintili. Ancak bu idealar bizim sandığımızdan çok daha kırılgan. 20. yüzyıldaki başarılarının geçici olup olmadığı kısa dönemde ortaya çıkabilecek özgün teknolojik koşullara bağlı.

21. yüzyılın ikinci on yıllık döneminde liberalizm güvenilirliğini kaybetmeye başladı. Liberal demokrasilerin orta sınıflara ne sunabileceği ile ilgili sorular daha sesli dillendirilmeye başlanırken, siyaset kabileci bir mantıkla ilerleme gösterdi. Her geçen gün çok daha fazla sayıda ülkenin lideri demagoji ile otoriter bir şekilde ülke yönetme eğilimi göstermeye başladı.

Bu siyasî değişimlerin sebebi oldukça karışık ancak günümüzdeki teknolojik gelişmelerle iç içe geçmiş gibi görünüyor. Demokrasiden yana saf tutan teknoloji artık değişiyor, yapay zekâ daha fazla etki yarattıkça demokrasiler de daha radikal değişiklikler yaşayabilir.

Bilgi teknolojisi sıçrama yapmaya devam ediyor. Biyo-teknoloji manevi yaşantımıza (düşüncelerimiz, seçimlerimiz, hislerimiz.) yeni açılar kazandırmayı sürdürüyor. Bilgi teknolojisiyle birlikte biyo-teknoloji toplumlarda daha önce eşine rastlanmamış ani değişimlere yol açabilir; insan etkinliğini sarsabilir ve muhtemelen insanların arzularını bastırabilir. Bu koşullar altında, liberal demokrasiler ve serbest piyasa ekonomisi artık kullanışsız hale gelebilir.

Sıradan insanlar biyo-teknolojiyi ve yapay zekayı detaylarıyla anlamayabilirler ancak geleceğin kendileri etrafından nasıl geçmekte olduğunu sezebilirler. 1938 yılında ABD’deki, Almanya’daki veya SSCB’deki sıradan insanların yaşama koşulları zalim olabilir, ancak kendilerine her zaman dünyadaki en önemli şey ve geleceğin ta kendisi oldukları söylenmiştir (Tabii insanlardan bahsediyoruz, kadın veya Yahudi değil.) Muhtemelen propaganda posterlerine bakmıştır ve – tipik olarak kömür madencilerinin ve çelik işçilerinin kahraman pozlar verdiği posterler – kendi kendine “Ben bu posterdeyim. Ben geleceğin kahramanıyım!” demiştir.

2018 yılında sıradan insanlar kendilerini kaybolmuş hissediyorlar. Özellikle TEDx konuşmalarında, düşünce kuruluşlarında veya ileri teknoloji buluşmalarında, makaralı zincir, küreselleşme, genetik mühendisliği, gibi pek çok gizemli sözcük duyuyorlar. Sıradan insan, kadın veya erkek fark etmez, bu terimlerin kendileri ile ilgili olup olmadığından şüphe duyuyorlar.

20. yüzyılda büyük kitleler sömürülmeye karşı ayaklanmıştı ve ekonomideki kritik rollerini politik güce dönüştürmek için yol bulmaya çalışmışlardı. Şimdi kitleler yabancılaşma korkusu yaşıyorlar ve çok geç olmadan kalan politik güçlerini kullanmak için oldukça telaşlı ve sabırsızlar. Brexit ve Trump’ın yükselişi geleneksel sosyalist devrimlerin zıttı bir yörüngeden besleniyor. Rus, Çin ve Küba devrimleri ekonomik olarak büyük bir işlevi olan ancak politik olarak güçten uzak tutulmuş kitlelerce gerçekleştirilmişti. 2016 yılında Brexit kararı ve Trump ise halâ belli bir politik gücü elinde bulunduran ancak ekonomik değerini kaybetmekten korkanlarca desteklendi. Belki de 21. Yüzyılda popülist ayaklanmalar insanları sömüren bir ekonomik elite karşı değil, onlara ihtiyacı kalmayan bir ekonomik elite karşı sahnelenecektir. Bu ümitsizce sürdürülen bir savaş olabilir. Yabancılaşma ile mücadele etmek sömürülmeye karşı mücadele etmekten çok daha zordur.

Biyo teknoloji ve bilgi teknolojisindeki devrimler halâ koza içinde gelişmeyi bekliyor. Şu an liberalizmin yaşadığı krizden ne kadar sorumlu oldukları tartışılabilir. Birmingham, St. Petersburg, Bombay (Mumbai) ve İstanbul’da yaşayan insanlar şu an çok küçük ölçüde bunun farkındalar. Eğer tamamen farkında oldukları bir şey varsa o da yapay zekanın hayatları üzerindeki potansiyel etkileridir. Kesin olan bir şey varsa o da şu anda momentum kazanmakta olan teknolojik devrimlerin önümüzdeki bir kaç on yıl içinde insanları şu ana kadar karşılaştıkları en zorlu sınava tâbi tutacağıdır.

Yeni bir işlevsiz sınıf mı?

İş ve gelirlerden başlayalım; çünkü liberal demokrasinin felsefî çekiciliği ne olursa olsun, kazandığı güç büyük ölçüde politik bir avantaj sayesindedir: Liberalizmin karakteristiği olan merkezîleşmemiş bir karar alma yaklaşımı – hem politikada hem ekonomide – liberal demokrasilere rakiplerini alt etme ve insanlara ulaşma imkânı verdi.

Liberalizm herkese pastadan daha büyük bir pay vaat ederek, işçi sınıfını burjuva ile, inançlıları ateistler ile, yerel halkı göçmenler ile, Avrupalıları Asyalılar ile uzlaştırdı. Devamlı büyüyen bir pasta olduğu zaman bunu yapmak mümkün. Pasta büyümeyi sürdürüyor olabilir ama ekonomik büyümeler teknolojik bozulmalar yüzünden meydana gelen sosyal sorunları çözmekte yeterli olmayabilir; çünkü böyle bir büyüme giderek daha yıkıcı teknolojilerin keşfedilmesinden besleniyor.

Makinelerin insanları iş piyasasından uzaklaştıracağına yönelik korkular elbette ki yeni değil, ve geçmişte bu tip kaygıların temelsiz olduğu kanıtlandı. Ancak yapay zeka eski makinelerden farklı. Eskiden makineler insanlarla el işlerinde yarışabiliyordu. Şimdi bilişsel yetilerde de yarışabiliyorlar. Fiziksel ve zihinsel özellikler dışında da insanların her daim üstünlüklerini sürdürdükleri üçüncü bir özellik bilmiyoruz.

En azından birkaç on yıl daha insan aklı pek çok farklı alanda bilgisayar zekasından çok daha üstün olacak gibi görünüyor. Ve bilgisayarlar rutin bilişsel işleri yapmaya devam ettikçe insanlar için daha yaratıcı işler de ortaya çıkmaya devam edecek. Bu işlerin pek çoğu yapay zeka ile insan zekası arasındaki rekabetten ziyade işbirliğine dayalı olacak. İnsan ve yapay zekadan oluşan ekip sadece insanlardan üstün olduğunu değil tek başına çalışan bilgisayarlardan da üstün olduğunu kanıtlayacaktır.

Ancak pek çok iş tahminen yüksek beceri ve uzmanlık gerektirecek. Bu yüzden de maharetsiz ve istihdamı sağlanamamış işçilerin veya sadece düşük ücretli işlerde çalışabilecek işçilerin sorunlarına çözüm sağlayamayacak. Dahası, yapay zeka gelişmeye devam ettiği müddetçe, yüksek zeka ve yaratıcılık talep eden işler de aşamalı olarak ortadan kaybolabilir. “Satranç” sözcüğü işin nerelere kadar gidebileceği konusunda bir örnek olabilir. 1997 yılında IBM şirketinin Deep Blue adlı bilgisayarı Garry Kasparov’u yendikten sonra da satranç oynayan kişi sayısı artmaya devam etti. Yapay zeka insan zekalarına antrenman yaptırmakta kullanıldı ve bilgisayarlar ile insanların birlikte kurduğu takımların, tek başına işleyen bilgisayarlardan daha üstün olduğu kanıtlandı.

Yine de son yıllarda bilgisayarlar satranç oynamada o kadar müthiş bir seviyeye geldiler ki insanlar ortak olarak değerlerini kaybettiler ve çok yakında tamamen işlevsiz hale gelebilirler. 6 Aralık 2017’de, Google’ın AlphaZero adını verdiği program, Stockfish 8 adlı programı mağlup ettiği zaman yeni bir kilometre taşına da ulaşıldı. Stockfish 8 2016 yılında dünya bilgisayarlar satranç yarışmasını kazanmıştı. Stockfish 8, insanların yüzyıllardır oynayarak edindiği satranç tecrübesinin yanı sıra bilgisayar tecrübesini de içeriyordu. Buna karşın, AlphaZero adlı bilgisayara onu yapanlar tarafından, insanların uyguladıkları satranç stratejileri ile ilgili hiçbir program yüklenmemişti (En çok kullanılan ilk hamleler bile). Bunun yerine kendisinden önceki son model bilgisayarlara karşı oynayarak bu taktikleri öğrendi. Yine de acemi AlphaZero Stockfish 8’e karşı oynadığı 100 maçtan 28’ini kazanırken 72’si berabere bitti. Bir kez bile kaybetmedi. AlphaZero insanlardan hiçbir şey öğrenmediği için kazanmak adına uyguladığı taktikler pek çok insana alışılmadık geldi. Eğer düpedüz dahi değilse, bu hareketler yaratıcı olarak tanımlanabilir.

AlphaZero’nun sıfırdan başlayarak satranç öğrenmesi, Stockfish 8 ile yapacağı maça hazırlanması, ve zeki güdülerini geliştirmesi ne kadar zaman aldı dersiniz? 4 saat. Yüzyıllardır satranç, insan zekasının gurur duyduğu tepe noktalarından bir tanesi. AlphaZero ise herhangi bir insan yardımı olmadan 4 saat içinde koca bir cehaletten büyük bir ustalığa ulaşan mesafeyi kat etti.

AlphaZero hayal edilebilecek tek yazılım değil. Bugün bile satranç turnuvalarında bir hileyi tespit etmek için kullanılan yöntemlerden birisi oyuncuların hamlelerinin orijinallik seviyesini takip etmektir. Eğer istisnaî bir yaratıcılık içeren hamle varsa jüri bunun bir insan tarafından yapılamayacak –bir bilgisayar sayesinde yapılabilecek- hamle olduğundan şüphe eder. En azından satrançta, daha şimdiden yaratıcılık, insanlardan ziyade bilgisayarların imzası olarak kabul görüyor. Eğer satranç bizim kömür madenindeki kanaryamız ise, kanaryamızın öldüğüyle ilgili usulünce uyarılmaktayız. Bugün satrançta yapay zeka-insan takımının başına gelenler ileride politika, sağlık, bankacılık ve pek çok farklı alanda da bu ikilinin ilişkisinin başına geleceklerin habercisi olabilir.

Dahası, yapay zekanın sahip olduğu özelliklerin bir kısmı insanlarda olmayan özellikler ki bu da yapay zekalar ile çalışan insanlar arasındaki farkı yaratıyor. İnsan dışı özelliklerden iki tanesi özel olarak önemli: bağlantısallık (connectivity) ve güncellenebilirlik (updatability).

Örneğin, pek çok sürücü yeni çıkan trafik kurallarından haberdar değildir ve bu yüzden sıklıkla bu kuralları ihlal ederler. Ek olarak, bütün sürücüler tekil varlıklar olduklarından dolayı bazen aynı kesişim noktasına geldiklerinde iletişim kopukluğu yaşayabilirler ve bu da çarpışmalarına neden olabilir. Buna karşın, kendi kendini sürebilen arabalar bütün trafik kurallarından haberdar olacaklar ve hiçbir şekilde bu kuralları ihlal etmeyecekler. Aynı zamanda hepsi birbirleri ile bağlantı halinde olacağından iletişimsizlik gibi bir sorun da olmayacak. İki araç aynı kavşağa yaklaştığı zamandan birbirlerinden tamamen farklı iki varlık olmayacaklar, tek bir algoritmanın farklı parçaları olacaklar. Dolayısıyla iletişim kopukluğu ve çarpışma gibi ihtimaller de çok daha az olacak.

İlgili Haber  Geleceği şekillendirecek yetkinlikler

Benzer şekilde, eğer Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yeni bir hastalık teşhis ederse veya laboratuarları yeni bir ilaç üretirse, bu dünya üzerindeki bütün doktorları hızlı bir şekilde güncelleyemez. Ancak eğer milyar tane yapay zeka doktor olsa bile, ve hepsi tek bir insandan sorumlu olsa bile, hepsini saniyeden de az bir sürede güncelleyebilir ve hepsini herhangi bir hastalığın veya ilacın incelenmesi ile ilgili iletişime geçirebilirsiniz. En azından bazı alanlarda bağlantısallık (connectivity) ve güncellenebilirlik (updatability) özelliklerinin avantajları o kadar büyük ki bireysel olarak bazı insanlar işlerini makinelerden daha iyi yapsa dahi bütün insanların bilgisayarlar ile değiştirilmesi anlamlı hale gelebilir.

Milyarlarca insanı ekonomik açıdan yabancılaştıran teknoloji aynı zamanda onları izlemeyi ve kontrol etmeyi de daha kolay hale getirebilir.

Bütün bunlar bir tane çok önemli sonuca yol açar: İş pazarlarının bazı yeni denklemler içine girmesinin ardından yeni oluşacak otomasyon devrimi sadece tek bir havzadan beslenmez. Çok daha büyük bozulmaların basamakları meydana gelebilir. Eski meslekler kaybolabilir ve yeni meslekler ortaya çıkabilir. Ancak bu yeni meslekler de hızlı bir şekilde değişip kaybolabilir. İnsanların kendilerini sadece bir kez değil ama pek çok kez yeniden keşfedip eğitmeleri gerekebilir.

Tıpkı yirminci yüzyıl hükümetlerinin genç insanlar için büyük eğitim sistemleri kurmaları gibi, yirmi birinci yüzyılda da bu kez yetişkinleri yeniden eğitmek için büyük eğitim sistemleri oluşturmaları gerekebilir. Ancak bu yeterli olur mu? Değişim her zaman streslidir, Yirminci yüzyıl başının yoğun dünyası küresel bazda bir stres salgını üretti. Mesleklerin geçiciliği artarsa insanlar bununla paşa çıkabilecek mi? 2050’ye gelindiği zaman kullanışsız ve işlevsiz bir sınıf ortaya çıkabilir. Sonuç yalnızca iş kıtlığı veya yetkin eğitim noksanlığı değil aynı zamanda devamlı yeni beceriler öğrenmekten kaynaklanan mental dayanıklılık yetersizliği de olabilir.

III. Dijital diktatörlüklerin yükselişi

Pek çok insan ekonomik değerini yitirdiğinde, siyasal gücünü yitirmenin de eşiğine gelebilir. Milyarlarca insanı ekonomik bakımdan işlevsiz duruma sokabilecek teknolojiler, bu insanları, aynı biçimde, daha kolay izlenebilir ve kontrol edilebilir hâle de getirebilir.

Yapay zeka (YZ) pek çok kişiyi korkutuyor çünkü hiç kimse YZ’nin itaatkâr kalacağına inanmıyor. Bilimkurgu, bilgisayarların ya da robotların bilincinin gelişeceğini ve gelişir gelişmez de bütün insanları öldüreceği ihtimalini çoğu kişi için inanılır kıldı. Ancak YZ’nin daha zekileştikçe kendi bilincini geliştireceğine inanmak için ortada hiçbir sebep yok. Evet, YZ’den korkmamız gerek çünkü YZ muhtemelen insan efendilerine itaat edecek ve asla başkaldırmayacak. YZ, insanlığın bugüne dek geliştirdiği diğer araçlar ve silahlardan biri ve onun sayesinde hâlihazırda güçlü olanlar, gücünü daha da artırmak için bu araçlardan kesinlikle yararlanacaklar.

Gözetim konusunu ele alalım. İçlerinde demokratik rejimlerin de yer aldığı dünyadaki birçok ülke, daha önce benzeri görülmemiş gözetim sistemleri inşa etmekle meşgul. Mesela, İsrail, gözetim teknolojisi alanında lider bir ülke ve işgal altındaki Batı Şeria’da tam teşekküllü kitle gözetim rejiminin bir prototipini işler hâle getirdi. Bugün çoktan, İsrail mikrofonları, kameraları, drone’ları ve casus yazılımları; Filistinliler ne zaman telefon görüşmesi yapsa, Facebook’ta bir şey paylaşsa ya da bir şehirden diğerine seyahat etse izlemektedir. Algoritmalar elde edilen datayı analiz ederek İsrail güvenlik güçlerine potansiyel tehlike olarak düşündüğü kişilerin yerini saptayıp etkisiz hâle getirmede yardım etmektedir. Filistinliler her ne kadar Batı Şeria’da bazı kasaba ve köylerin idaresinde bulunurlarsa bulunsunlar; gökyüzüne, radyo dalgalarına ve siber uzaya hâkim olan İsraillilerdir. İşte bu yüzden, Batı Şeria’da yaşayan 2,5 milyon kadar Filistinliyi etkin bir biçimde kontrol edebilmek için şaşırtıcı miktarda az İsrail askeri yeterlidir.

Ekim 2017’de bu konuyla ilgili bir olay meydana geldi. Filistinli bir işçi şahsî Facebook hesabında iş yerinde, bir buldozerin yanında çekilmiş fotoğrafını paylaştı. Fotoğrafın yanına “Günaydın!” yazmıştı. Facebook’un tercüme algoritmasının Arap harflerinden transliterasyon yaparken küçük bir hatası oldu. Algoritma, “Ysabechhumm” (“Günaydın”) kelimesi yerine, “Ydbachhum” (“Onlara zarar ver”) sözcüğünü okudu. İşçinin buldozeri insanların üzerine sürerek saldırı gerçekleştirecek bir terörist olmasından şüphelenen İsrail güvenlik güçleri hemen Filistinliyi gözaltına aldı. Algoritmanın hata yaptığı fark edildikten sonraysa işçi serbest bırakıldı. Gerçek bu şekilde bile olsa, paylaşım Facebook’tan kaldırıldı; çünkü asla sürekli gözetleyen güvenlik güçlerinin yanlış anlamalarına dikkat edecek kadar becerikli olamazsınız. Batı Şeria’daki Filistinlilerin bugün tecrübe ettikleri olaylar, gezegenimizdeki milyarlarca insanın gelecekte kaçınılmaz olarak yaşayacaklarının ilkel bir versiyonu olabilir.

Bir anlığına Kuzey Kore’deki mevcut rejimin, gelecekte, mevzubahis teknolojinin daha ileri bir hâlini ele geçirdiğini düşünelim. Kuzey Korelilerin her yaptıklarını, söylediklerini; hatta kan basınçları ile beyin faaliyetlerini bile izleyecek biyometrik bileklikler takmaları gerekebilir. İnsan beynine dair her geçen gün gelişen anlayıştan ve makine öğreniminin muazzam güçlerinden yararlanacak Kuzey Kore Hükûmeti; en nihayetinde bütün vatandaşlarının her an ne düşündüklerini ölçebilecektir. Kuzey Koreli biri Kim Jong Un’un resmine baktığı anda biyometrik alıcılar eğer öfke emareleri gözlerse (yüksek kan basıncı, iyice etkinleşen amigdala); bu kişi ertesi gün kendini bir gulagda bulabilir.

Belki de bu kadar keskin ve güçlü taktikler her zaman lazım olmayacaktır. Kamuoyuna daha az fiilî kontrol uygulasa bile, kime ülkelerde özgür seçim görünüşte aynı kalabilir. Seçmenlerin duygularını manipüle etme girişimleri kesinlikle yeni değil. Fakat (San Fransisco’da ya da Pekin’de veya Moskova’da, nerede olursa olsun) birileri insan kalbini manipüle edebilecek bir (güvenilir, ucuz ve ölçeksel) teknolojiyi ele geçirdiğinde; demokratik siyaset, duygusal bir kukla gösterisine dönüşecektir.

Yakın gelecekte bize isyan edecek duyarlı makineler senaryosundan uzaktayız. Fakat annemizden daha bilgiç edayla duygularımızdan anlayabilecek bot ordularıyla uğraşmak zorunda kalabiliriz. Botlar, bu esrarengiz yetilerini elit zümrenin emrinde kullanarak bizi arabaların, siyasetçilerin ya da koca bir ideolojinin alıcısı yapabilirler. Aynı şekilde en derindeki korkularımızı, nefretlerimizi ve kaygılarımızı ortaya çıkarıp bunları bize karşı kullanabilirler. Bu gücün çoktan tadına vardık aslında: Yakın zamandaki seçimlerde ve referandumlarda, manipüle etmeyi çoktan öğrenmiş hacker’lar; seçmenlerin verilerini analiz edip önyargılarını istismar etmenin yolunu buldular. Bilimkurgu-korku türünden eserler alev ve dumanlar içinde dramatik kıyamet sahnelerini betimleyedursunlar; gerçekte, bir tıklama sonrasında daha banal bir kıyametle baş başa kalabiliriz.

EN BÜYÜK VE EN KORKUTUCU darbe ise demokrasilere ve diktatörlüklere göreceli bir kuvvet sağlanması olacaktır. Otokrasiler tarih boyunca, inovasyon ve ekonomik büyüme açısından sorunlar yaşamıştır. 20. yüzyıl sonlarında demokrasiler diktatörlüklere üstün gelmiştir çünkü demokratik rejimler bilgi işlem konusunda daha öndeydiler. Diktatörlük ve demokrasi arasındaki çatışmayı daha çok, iki farklı etik sistem olarak düşünmeye eğilimliyiz ancak söz konusu çatışma aslında iki farklı veri işleme sistemi arasındadır. Demokrasi, bilgi işlem ve karar alma gücünü bireyler ve kurumlar arasında dağıtırken diktatörlük bilgiyi ve gücü tek bir merkezde toplar. 20. yüzyıl teknolojisine baktığımızda; aşırı miktarda bilgi ve gücü tek bir merkezde toplamak verimsiz olmuştur. Hiç kimsenin mevcut bilginin tamamını yeterince hızlı işleme ve doğru karar alma yeteneği olmamıştır. Sovyetler Birliğinin Birleşik Devletlerden çok daha kötü kararlar vermesindeki sebeplerden biri budur. Aynı şekilde Sovyet ekonomisi bu yüzden Amerikan ekonomisinin çok gerisinde kalmıştır.

Gel gelelim yapay zeka çarkın geriye doğru işlemesine neden olabilir. YZ merkeze bağlı olarak, devasa miktarda bilgi işlemini mümkün kılabilir. Aslında merkezî sistemler dağınık sistemlerden daha verimli işleyebilir. Çünkü makine öğreniminde, cihazlar analiz edeceği daha fazla bilgiye sahip oldukça daha iyi işler. Eğer gizlilik politikası üzerine endişeleri önemsemez ve milyarlarca insana ilişkin bilgileri tek bir veri tabanında toplarsanız; özel hayatın gizliliğine saygı duyan ve bir milyon insana ait kısmî bilgilere sahip veri tabanınızın algoritmalarından çok daha iyisini üretebilirsiniz. Tüm vatandaşlarının DNA dizilimlerine erişebilen ve tıbbî verilerini paylaşmasını emreden otoriter bir hükûmet; genetikte ve tıbbî araştırmalarda, bu verilere erişimin gizli tutulduğu toplumlara oranla daha büyük avantaja sahip olacaktır. 20. yüzıldaki otoriter rejimlerin en büyük handikabı (tüm bilginin ve gücün tek bir merkezde toplanmasına yönelik arzu), 21. yüzyıldakilerin ezici gücü hâline gelebilir.

İlgili Haber  Harari: Teknoloji Devrimi Beyne Girecek Ama Dinin Buna Cevabı Yok

Yeni teknolojiler ortaya çıkmaya, elbette, devam edecektir. Teknolojik ilerlemenin bir kısmı bilgi ve gücün toplanmasından çok dağıtılmasını sağlayabilir. Blockchain teknolojisi ve bunun mümkün kıldığı kripto para kullanımı, şu anda, merkezî güce karşı muhtemel bir denge unsuru gibi lanse edilmektedir. Ancak blockchain henüz emekleme safhasında; YZ’nin merkezîleşme eğilimine karşı gerçekten de denge unsuru olabilecek mi, henüz kestiremiyoruz. İnterneti düşünelim; ortaya ilk çıktığı zamanlarda her derde liberter deva olarak yüceltilmişti, insanları merkezîleşmiş tüm sistemlerden özgür kılacaktı. Şimdiyse İnternet, merkezî otoriteleri hiç olmadığı kadar güçlü kılmaya hazır.

IV. Makinelere yetki devri

Bazı toplumlar görünürde demokratik kalsalar bile, algoritmaların artan etkinliği gün geçtikçe otoriteyi insanlardan ağ tabanlı makinelere kaydırıyor. Kendi arzumuzla yaşamlarımız üzerindeki yetkimizden daha da fazla ödün verebiliriz; çünkü kendi duygularımızdansa algoritmalara güvenmeyi tecrübe ederek öğreneceğiz. Nihayetinde de kendimiz için karar alma yetimizi kaybedeceğiz. Düşünün, sadece yirmi yıl içerisinde, milyarlarca insan en önemli görevlerden bir tanesini yerine getirmesi için Google’ın arama algoritmasına güvendi: uygun ve güvenilir bilgiye erişim. Google’a daha çok bel bağladıkça, bilgiyi bağımsız bir şekilde bulma kabiliyetimiz yok oluyor. “Doğru” kelimesi bugün çoktan Google’da en çok aranan sözcüklerin tepesine yerleşti. Bu süreç bizim yer bulma gibi fiziksel yeteneklerimizi de etkilemişe benziyor. İnsanlar Google’a sadece bilgiye erişim için başvurmuyor, aynı zamanda kendisine rehberlik edilmesini de istiyor. Sürücüsüz arabalar ve YZ hekimler olayı daha da ileriye götürüyor: Bu buluşlar, şoförleri ve insan doktorları işsiz bırakacağı gibi makinelere yetki ve sorumluluk devrini katlandırarak devam ettiriyor.

İnsanlar hayatı, karar verirken yaşanan bir dram olarak görmeye alışıktırlar. Liberal demokrasi ve serbest piyasa, bireyi sürekli yaşam üzerine tercihlerde bulunan özerk bir aktör olarak görür. Shakespeare’in oyunları, Jane Auston romanları ya da kalitesiz Hollywood komedileri gibi sanat eserleri, genelde hayatî kararlar almak zorunda kalan kahramanın etrafında dönen hikayelerden ibarettir. Olmak ya da olmamak? Karımı dinleyip Kral Duncan’ı öldüreyim mi yoksa vicdanımı dinleyip canını bağışlayayım mı? Mr. Collins’le mi evleneyim yoksa Mr. Darcy’le mi? Keza Hıristiyan ve Müslüman ilahiyatı da karar verme trajedisine odaklanır; ebedî kurtuluşun doğru karar verip vermemeye dayandığını sorgular.

Biz YZ’nin yerimize karar vermesine alıştıkça hayata dair bu görüşlere ne olacak? Şimdiden Netflix’in film önerilerine güvenir, Spotify’ın sevdiğimiz müziği seçtiğine inanır hâle geldik. YZ’nin yardımseverliğinin bu noktada duracağının garantisi nedir?

Her yıl milyonlarca üniversite adayının okuyacakları bölüm üzerine tercihte bulunması gerekir. Bu, çok önemli ve zor bir karardır; farklı görüş ve çıkara sahip aile üyelerinin, arkadaşların ve hocaların baskısı altında verilir. Karar süreci, ayrıca, öğrencinin filmler, romanlar ve reklamlarla şekillenen korkuları ve hayallerinden etkilenir. İşler karmaşıklaştıkça, öğrenci gelecekteki mesleğinde başarılı olmak için ne yapması gerektiğini bilemeyecek ve kendi kuvveti ile zayıflıkları hakkında gerçekçi bir algısı olmayacaktır.

YZ’nin gelecekte kariyerimiz ve hatta ilişkilerimiz hakkında bizden daha iyi karar verebileceğini öngörmek zor değil. Ancak YZ neyin eğitimini alacağımız, nerede çalışacağımız, kiminle flörtleşip evleneceğimize dair karar almaya başladığında hayatımız karar verme trajedisi olmayı bırakacaktır. Yaşama bakışımızın da o anda değişmesi gerekecektir. Demokratik seçimler ve serbest piyasa anlamını yitirecektir; tıpkı dinlerin ve sanat eserlerinin çoğu gibi. Anna Karenina’nın akıllı telefonunu çıkarıp Siri’ye Karenin’le evli mi kalması gerektiğini, yoksa alımlı Kont Vronsky’le kaçması gerektiğini sorduğunu düşleyin. Ya da Shakespeare’in gözde karakterlerinin hayatî bir seçim anında Google algoritmalarına başvurduğunu hayal edin. Hamlet ve Macbeth’in mutlaka çok daha rahat hayatları olacaktır ancak bunlar ne tür bir hayata benzeyecektir, bilebilir miyiz? Bu tarz hayatları kendimize model seçmemizin bir anlamı olacak mıdır?

PARLAMENTOLAR VE SİYASAL PARTİLER bu zorlukların üstesinden gelebilir mi? Daha karanlık senaryoları önleyebilir mi? Şu anda başarabilecek gibi görünmüyorlar. Yıkıcı teknoloji, partilerin siyasal gündemlerinde öne çıkan başlıklardan biri bile değil. 2016 ABD Başkanlık Seçimleri kampanya sürecinde, yıkıcı teknolojiye dair tek atıf Hillary Clinton’ın elektronik posta skandalıyla ilgiliydi. Meydana gelen tüm iş kayıplarına rağmen, hiçbir aday, otomasyonun iş sektöründe vuracağı potansiyel darbeden doğrudan söz etmedi. Donald Trump, seçmenleri, Meksikalıların işlerini almak istediğine dair uyardı ve bu sebeple ABD’nin güney sınırına bir duvar inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Ancak Trump, algoritmaların seçmenlerinin işlerini ele geçirmek istediğine dikkat çekmedi ve Kaliforniya’nın etrafına ateş duvarı inşa etmek gerektiğinden bahsetmedi.

Öyleyse bu durumda ne yapmalıyız?

Başlayanlar için şöyle söyleyelim, öncelikle insan zihninin nasıl çalıştığını anlamaya yönelik önceliğimiz daha yüksek olmalı; özellikle de bilgeliğimizin ve tutkumuzun nasıl işlenebileceğine dair. Eğer YZ’ye aşırı, insan zihnini geliştirmeye çok az yatırım yaparsak; aşırı gelişmiş bilgisayarların YZ’leri, yalnızca insanlığın doğal ahmaklığını güçlendirmeye ve içinde nefret ile kin’in de bulunduğu en kötü (ama aynı zamanda en güçlü) dürtülerimizi beslemeye hizmet edecektir. Böyle bir sonuçtan kaçınmanın yolu; YZ’ye harcadığımız her kuruşun ve her dakikanın aynısını insan bilincini keşfetmeye ve geliştirmeye de feda etmekten geçiyor.

Daha pratik ve daha hızlı atabileceğimiz bir adım da veri mülkiyetini düzenlemek olacaktır. Eğer tüm servetin ve gücün küçük bir seçkin tabakanın elinde toplanmasını engellemek istiyorsak, bu adımı atmak zorundayız. Kadim zamanlarda toprak, sahip olunabilecek en değerli varlıktı. Bu yüzden de siyaset, toprak kontrolü için yaşanan mücadeleden ibaretti. Modern çağda makineler ve fabrikalar, topraktan daha önemli hâle geldi; böylece siyasal mücadele yaşamsal üretim araçlarını kontrol etmeye odaklandı. 21. yüzyılda veri (data), en önemli varlık olarak toprağın ve makinelerin pabucunu dama atacak; siyaset de veri akışının kontrol edilmesi mücadelesi şekline bürünecek.

Maalesef toprak ve makine mülkiyetinden çok daha zor bir görev olan veri mülkiyeti düzenlemesi üzerine fazla tecrübemiz yok. Veriler her an her yerde ya da hiçbir yerdedirler, ışık hızında hareket edebilirler ve istenilen miktarda kopyaları yaratılabilir. Benim DNA’m, beynim hakkında toplanan veriler ile yaşamım bana mı aittirler, hükûmete mi, özel bir şirkete mi, yoksa bütün insanlığa mı?

Şu anda veri toplama yarışı sürmekte. Google ve Facebook gibi devler ile Çinli Baidu ve Tencent gibi şirketler bu yarışta başı çekiyor. Bu şirketlerin çoğu, şimdiye değin “dikkat tacirleri” olarak eyleme geçtiler: Bizlere bedava bilgi, hizmet ve eğlence sağlayarak dikkatimizi ele geçiriyorlar ve bunu reklamcılara yeniden satıyorlar. Ancak bu şirketlerin gerçek mesleği sadece reklam satışı değil. Dikkatimizi yakalayarak hakkımızda, herhangi bir reklam geliriyle elde edebileceklerinden daha değerli; devasa miktarda veriyi toplamayı beceriyorlar. Biz sadece müşteri değiliz, aynı zamanda ürünüz de.

Bu işleme direnmek, sıradan insanlar için çok zor gelecektir. Hâlihazırda pek çoğumuz, mutlulukla, en değerli varlığımızı, yani kişisel verilerimizi, bedava elektronik posta hizmetlerinden yararlanmak ve eğlenceli kedi videoları izlemek uğruna veriyoruz. Fakat daha sonra, bu sıradan kişiler veri akışını kesmeye karar verdiklerinde problem yaşayacağa benziyorlar. Çünkü ağ bağlantısına gündelik hayatta karar vermekten tutun, sağlıkları ve fiziksel hayatta kalma şartlarına kadar bel bağlamış olacaklar.

Hükûmetlerin veriyi ulusallaştırma girişimi, büyük şirketlerin gücünü frenleyerek sadece tek bir çözüm olanağı sunacaktır. Fakat tarih gösteriyor ki çok kudretli hükûmetlerin elleri pek de emin olmuyor. Öyleyse bilim insanlarımıza, filozoflarımıza, avukatlarımıza ve hatta şairlerimize seslenip şu soruya dikkatlerini çekmemiz yerinde olacaktır: Veri mülkiyetini nasıl düzenleriz?

Mevcut durumda insanlar, evcil hayvanlara dönüşme riskini taşıyorlar. Evcil inekleri besleyerek muazzam miktarda süt üretimi sağladık fakat böylece kendi yabani atalarından daha aşağı konuma indiler. Çeviklikleri, ilgin çekicilikleri ve beceriklilikleri azaldı. Şimdiyse evcil insanlar yaratıyoruz ki devasa miktarda veri elde edebilelim. Bu insanlar kocaman veri işleme mekanizmasındaki verimli çipler gibi işlevsel olacaklardır. Fakat kendi insan potansiyellerini azami dereceye çıkaramayacaklardır. Eğer dikkatli olmazsak; kendilerine ve dünyaya büyük zararlar verecek, geliştirilmiş bilgisayarlar kullanan geriletilmiş insanlar yaratacağız.

Eğer tüm bu olasılıkları tehlikeli buluyorsanız; dijital diktatörlükte veya daha aşağı bir toplumda yaşama fikrini sevmediyseniz, yapabileceğiniz en önemli katkı, aşırı miktarda verinin az sayıda kişide toplanmasını engelleyecek yollar bulmak olacaktır. Bununla beraber, dağıtılmış veri işlemini merkezî veri işleminden daha verimli kılmanın çaresini bulmalıyız. Bunlardan hiçbirini yapmak kolay değil. Ancak başardığımız takdirde demokrasiyi korumanın en iyi yolu olacaklardır.

Kaynak: Medyascope.tv

Bu yazıda olan etiketler

Yorumlar